|
 |
|
|
|
‘Gökyüzünde
Yanlış
Gezen
Yıldızlar’
Ali
Erdoğan’ın
üçüncü
şiir
kitabı
“Gökyüzünde
Yanlış
Gezen
Yıldızlar”ı
okurken
hem
gülümseyecek,
hem
hüzünlenecek,
hem de
duygulanacaksınız.
|
|
Sabiha Semerci
Güncelleme: 10:14 TSİ 31
Ekim 2006 Salı
İSTANBUL - Kabare Dev Aynası
Yayınları’ndan çıkan kitap,
beyinle yüreği buluşturuyor,
umutla umutsuzluğu
çarpıştırıyor.
Şiirlerinize konu olan
olaylar ve insanları günlük
hayattaki halleriyle bire bir mi
ele alıyorsunuz? Yoksa onları ve
okurlarınızı, tamamen düş
gücünüzle yarattığınız bir
dünyaya mı götürüyorsunuz?
Şiirlerime konu olan
insanlar ve olaylar günlük
hayattan alınma.
İnsanoğlunu, topluma bağlayan
bağlar ve onu kuşatan bazı
gerçekler var. Şiddet, çıkar
ilişkileri, sahtelik, yozlaşma,
onu bezdiren ekonomik koşullar
gibi...
“İnsandan
kazanan değil, insana kazandıran
dolayısıyla da insanı kazanan
eser geleceğe kalır.”
İşte, kitabımdaki şiirler de tam
bu noktada üretildi. Bu
koşullar, bu engeller
insanoğlunun içinde hangi
duyguların yeşerip, dal budak
salmasına neden oluyor. Acıya
dönüşüyor en başta.. Hüzne
dönüşüyor. Bezginliğe dönüşüyor.
Öfkeye dönüşüyor. İsyana
dönüşüyor. Umuda, umutsuzluğa,
sevgiye, duyarsızlığa bazen de
-bu şiirler bir mizahçının
kaleminden çıktığı için- kara
mizaha dönüşüyor. Bu kara mizah,
okuyucuyu acı acı güldüren bir
mizah!
Mizahçılığınız sadece
şiirlerinizdeki mısralarda
ortaya çıkmıyor. Kitaplarınızın
adları da çok mizahi...
Evet, ilk şiir kitabımın
adı Sahibinden Az Kullanılmış
Yürek, ikincisi Bırak Bu
Uyakları, yenisi de Gökyüzünde
Yanlış Gezen Yıldızlar...
Şiirlerimi okuyanlar, bunların
bir mizahçının elinden çıktığı
çok belli, diyorlar. Ama aynı
zamanda da çok duygusal
buluyorlar. Duygu şiirin ana
besini ama ne yaparsam yapayım
mizahçı yanım güme gitmesin
istiyorum. Elimde olmadan her
işime yansıyor mizahçılığım. Ben
şiirlerimi mizah sepetinin içine
koyuyorum. Umarım sepetin altı
sağlam çıkar da şiirlerim
geleceğe de kalır.
Peki bir eserin geleceğe
kalmasının kriteri ne? Sizce
hangi eser geleceğe kalır?
Bence insandan kazanan
değil, insana kazandıran
dolayısıyla da insanı kazanan
eser geleceğe kalır. Hatta bu
konuyla ilgili küçük bir şiirim
var, şöyle:
Eserin öne çıkarsa
Seni bilmeyen kalmaz
Sen öne çıkarsan
Senden eser kalmaz.
Peki, kim bu gökyüzünde
yanlış gezen yıldızlar?
Bezmiş, yılmış,
yıpranmış, harcanmış, gücenmiş,
tırsmış, zokayı yutmuş, ihanete
uğramış, faturalara yenik
düşmüş, paranoyalarıyla yaşayan,
kafasını satın aldığı malın
ileri modeliyle bozmuş, insanken
müşteriye dönüşmüş, o değerlerin
onurlarla ölçüldüğü mazide
kalmış günlerini arayan,
özleyen, hayatı satış poligonuna
dönmüş fikirsizliğiyle övünen,
papağanlaşmış, gölgeleşmiş
insanları yıldız niyetine
avcunuzun içine alıp gökyüzüne
savurduğunuzda o yıldızların
gökyüzündeki konumları ne olur?
Bence onlar, o dakikadan sonra
artık, gökyüzünde yanlış gezen
yıldızlardır.
“Bezmiş,
yıpranmış, harcanmış, gücenmiş,
tırsmış, ihanete uğramış,
faturalara yenik düşmüş,
insanken müşteriye dönüşmüş,
gölgeleşmiş insanları yıldız
niyetine avcunuzun içine alıp
gökyüzüne savurduğunuzda, o
yıldızların konumları ne olur?
Bence onlar, o dakikadan sonra
artık, gökyüzünde yanlış gezen
yıldızlardır.”
Şiirlerinizin sadece
gülümsettiği söylenemez.
Bazıları var ki, sözler açıkçası
biraz umutsuzluğu
çağrıştırıyor...
Aslında hayata umutla
umutsuzluk arasındaki çizgiden
bakmak insanı diri tutar. Bu
çizgideki adamda umut vardır.
Çünkü bu insan umutsuzluğu umuda
çevirmek için mücadele verir.
Fikir üretir. Bir çıkış yolu
arar. Çareler düşünür. Bir
şeyleri hedefler. Hatta kendi
gibi düşünen insanlarla el
birliği bile yapar. Bu noktada
verilen mücadele dinamiktir.
Bunun şiirini yazsanız size
karamsar gelmez. Ben bunun
şiirini yazmıyorum. Ya neyin
şiirini yazıyorum? Ben
umutsuzlukla, belirsizlik
arasındaki çizgiden bakıyorum
hayata. Çünkü bugünün tepkisiz,
her şeyi kanıksamış, yılgın,
umursamaz insanı dünyaya bu
noktadan bakıyor. Ismarlama bir
hayat tarzını bünyesine
uydurmaya çabalıyor. Nasıl
görmesi gerekiyorsa hayata öyle
bakıyor. Hatta bazen tiksindiği
şeylerin tiryakisi bile
olabiliyor. Yalnızlaşıyor.
Bencilleşiyor. Kendi kılıfında
yaşıyor. Güneş tutulmasından
güneş tutulmasına, seçim
sandıklarının başında, maçlarda
bir araya gelebiliyor. Ama
dikkat ederseniz mutlaka umut
aşılayan bir şiirim vardır
kitabımda. Hata bir şiirim şöyle
bitiyor:
Gidişatın yamuğunu yine
insanoğlu düzeltecek
Gölge ağaca küsse
Çekip nereye gidecek?
Siz televizyona senaryolar
da yazdınız. Hastane,Yasemince,
Başka İstanbul Yok, Bizden
Söylemesi gibi. Televizyona
senaryo yazmakla şiir yazmak
arasında ne gibi farklılıklar
var?
Televizyon senaryosu yazarken
halkın beğenisini gözetirsiniz.
İzletmek gibi bir zorunluluğunuz
var. Ve bunu her hafta yapmak,
başarmak zorundasınız.
Konfeksiyon bir üretim söz
konusu. Size havale edilmiş,
hadi daha kestirmeden söyleyeyim
size sipariş edilmiş bir iştir
senaryo yazımı. Buradaki başarı
işinin hakkını verip, belli bir
kaliteyi tutturmak, işini ayağa
düşürmeden insanlarda belli bir
tiryakilik yaratmaktır. Şiirin
böyle sipariş bir durumu yoktur.
Şiirde bence, samimiyet esastır.
Ben şimdi nasıl bir laf etsem de
şiiri okuyanı ağlatsam diye
içten pazarlıklı, ticari bir
kaygı ve hüzün pazarlama durumu
şiirin doğasına aykırı. Çünkü,
şiir bir pazarlama aracı
değildir. Saf ve temiz
duyguların paylaşımıdır. Hatta
ben en yalın, en sade, en temiz,
hiç dolambaçlı yollara sapmayan,
arı, duru bir dil kullanıyorum
şiirlerimde. Amacım okuyucuyla
dertleşmek. Onlarla dertlerimi
paylaşmak. Duygularımı
paylaşmak. Ben şiirlerimi, hüzne
tünemiş şakalar biçiminde
özetliyorum!
|